Kitabın kapağını özenle açtı. Baş parmağının avuç içiyle düz durması için kitabın ortasını hafifçe ezdi. İlk cümleyi okudu. Yazarın basit bir şeyi ne güzel tarif ettiğini düşündü. Zihni, şimdiye dek okuduğu en iyi kitap cümlelerine gitti geldi. Birkaç dakikalığına, şimdiye dek yazılmış bütün kitapların ilk cümlelerini içeren bir kitap yazmayı aklından geçirdi. Sonra, tüm kitapların fazla olacağını düşündü. Tamam, yalnızca iyi kitaplar olsundu. Ama kime göre iyi kitaplar olacaktı?
Otobüs tünele girince, okuduğu kitabın üstüne masada et döven kasapların gölgesi düştü, binlerce kez. Bir soluk gibi kesilen bileklerinden soğuk bir ürperti geçti. Annem olsa, “canım toplanıyor sanki,” derdi. Göğsünün üzerine ağırlık çöktü. Yalnız kendine benzeyen bir ağırlık; başka hiçbir kavramla tarif edilemeyen, hele öküzle hiç ama öksüzlükle veyahut köksüzlükle belki... Beş ayrı koldan bir tek yola bağlanılmaya çalışılan bir trafiğin ortasında buldu kendini. Yolunacak bir saçı olsun istedi. Dişlerini sıkmaktan ağrıyan çenesini hareket ettirmeyi denedi. Beceremedi. İçten içe, içine içine küfür etti.
Uyuyabilenler için gecenin bir hükmünün olmadığına hükmetti. Esaret nedir, sor; anlatsınlar uykusu bölünenler yahut hiç uyuyamayanlar. Çürüyen dişin yerine yenisi çıkmayınca, hayattan almamız gereken bazı dersler var.
Bir çuval gibi yatağa yığılmak istedi. Varmak istedi. Demek istediğim... "İstediğim şey beni anlaman mı, dinlenmen mi bilmiyorum. İstiyorum ki sen olasın kanepede. Sıcak gülüşün olsun; yanakların pembe pembe, gözlerin ışıl ışıl; ama bana bakıyorsun diye, yoksa başkası değil. Sonra ben, derimi soyar gibi, sıyırayım üstümdeki bezi. Onu bir atlas gibi masaya yatıralım ve gönlümüzce kesiverelim. Çiçekler ve yıldızlar iliştir dokunuşlarınla. Bakışlarınla da olur. İşle. Gergef mi işliyorsun, yoksa başka bir meziyet mi? Bildiğin ne varsa koma geri. Bana yaşadığımı hissettir; benim de bir yerlere kıyım olduğunu, benim denizimin de yüzülmeye değer, benim topraklarımın da ayak basılmaya, ekilip biçilmeye uğruna kan dökülmeye... Hayır! Bunu unut, aklından çıkar bunu. Elini kulağına götür, üç kere tahtaya vur. Vurma başını taşlara, dur. Yüzülmeye değer gördüğün, dilerim, derim değildir. Ben o uzun yolların, ben o sığ suların adamı değilim ama... Ah şu sevda sözlerinden bir kurtarabilsem yakamı, bilirim daldığım düşünceler düştüğüm kuyulardan derin değildir." demek istedi.
Başını cama yasladı. Bedeninden ince titreşimler geçti. Kitabın kapağı aralı, güneş batmak üzere ve lambalar sönüktü. Pencereden bazı ışıklı pencereler geçti, bazıları karanlık… Şehirler, ağaçlar ve sokak lambaları... Göğsündeki sıkıntı bir uykusuzluk gibi büyüdü; kızıl damarlar halinde gözünün ak sularına yayıldı. Önce dağladı sonra dağıldı. Geçip gitti gitmesine ya; geçip gittiği şehirlerin geçip gittiğinden bir haberi var mıydı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.