19 Aralık 2025 Cuma

Yunuslar Emreler ve Karadağlar Taş taşır sırtında şu sıra^dağlar


Gizemli bir adam değilim

Bir ara olmaya çalıştım ama beceremedim.

Resme yeteneğimin olmadığı daha okula gittiğim ilk günden anlaşıldı.

Halime acıyan amcalar ç^alıp vermese

Cebimin bilye göreceği de yoktu.

Geçmiş zaman yalan olmasın

On-on beş metreden bir bilyeyi vurmuşluğum var

Elimi ittirdim diye ütülmüş sayılmıştım ama

Bu hayatta bir başarın var mı deseler hatırladığım bir bu var

Bir de beyaz badanalı köy evi, bulanık sular

Nasıl geçti anlamadım diyor anam

Ne kış belli ne bahar


Dilimle eksik dişlerimi yoklarken düşünüyorum şimdi

bir vakitler Emre olmaya çalıştım önce

Elimi tutan olmadı

Meşk edemedim

Gözümü gönlüme eş edemedim.

Hayali uçurtmaların peşinde taştı sapandı

O hikaye öyle kapandı.


Bir kara çukuru doldurunca bizim babalık

Yanlış anşılmaya mahal vermeyelim şimdi

Üvey değil öz ama lafın ardı kalabalık

Tarla tapan, öküz saban elden gelmedi zati

Ne bir kaz otarabildik, ne oltada alabalık

Geriye bir ahret kaldı uğruna değer çabalık


Buldum sonra kendimi ki Yunus olmaya çalışıyorum

Az gittim uz gidemedim hisseden kıssa

Ama o balığın karnı da içinden çıkılır gibi değil

Dünya mıdır o yoksa, balığın karnı değil?

Ayna karşıma dikildi bir gün

Gördüm ki o sıfat-ı ismet bu suretin harcı değil.

Ee bari iki kelam edip birkaç güzel söz söyleyelim

Bir de ne görelim

Ne eşik o eşik ne beşik o

Ben ne beldeyim ne o beldedeyim,

Ne sözüm taşa benzer ne susum...

Kumaşım o kalenin de burcu değil.


Ne kaldı geriye?

Hah! Karadağlar

Onların da içini boşaltır gibi boşalttım kelimelerin

Kandırdım hepsini kurnaz esnaf saf köylüyü kandırır gibi

Gezdirdim ardımsıra turizm elçisi taksici turist gezdirir gibi,

İçindeki lavlara üfledim, yandırdım.

Daha ne diyeyim

Demeyeyim bir şey.

Senin diyeceğin bir şey varsa

Onu ben dedim say


Hem ne demişti adında dinin kılıcı geçen

Benim için ak türklerden (klavye burayı ak türkülerden diye otomatik düzeltti ki o da iyiymiş)

Ne diyordum, hah!

Benim çün ak türklerden bir bay

Yazmıyor da sayıklıyor

Yazmıyor da sayıklıyor

Yazmıyor da say


Burada kessem ne güzel olurdu ama

Saymak demişken

İşte aklımda kalan birkaç önemsiz detay daha

Şimdi yani tam da şu sıralar

Biraz ruhtan biraz bilimden anlar gibi yaparım

Sayarım yürüdüğüm yılların sayısını

da kim bilir yürünecek kaç yol daha var

Ve haykırmak isterim ki

Susun artık ey insanlar

Çektiğiniz nutuklardan daha çok şey anlatır.

Başına kuru bir taş dikilmiş bir mezar

Anladınız susmam zor, taşmak istiyorum seller gibi sular süpürmek

Gözlerinden sevdalar aşırmak istiyorum

O renkli o siyah beyaz o jazz

Biraz çiçek dermek istiyorum, yoluna sermek biraz

Dağ taş uyusun kurt kuş uyusun yarın günlerden pazar

Benim uyuyacağım yok derken uyuyakalmışım iyi mi?

Ertesi sabah devam edebiliyorum şuncağızı yazmaya

Olmasa da bugün günlerden pazar

Gözlerine bakınca gönlümü taşırmak istiyorum

Ha sen bir düş imişsin ha ben dünyamı şaşırmışım ne çıkar?


18 Aralık 2025 Perşembe

Öyküden inme

Kitabın kapağını özenle açtı. Baş parmağının avuç içiyle düz durması için kitabın ortasını hafifçe ezdi. İlk cümleyi okudu. Yazarın basit bir şeyi ne güzel tarif ettiğini düşündü. Zihni, şimdiye dek okuduğu en iyi kitap cümlelerine gitti geldi. Birkaç dakikalığına, şimdiye dek yazılmış bütün kitapların ilk cümlelerini içeren bir kitap yazmayı aklından geçirdi. Sonra, tüm kitapların fazla olacağını düşündü. Tamam, yalnızca iyi kitaplar olsundu. Ama kime göre iyi kitaplar olacaktı?

Otobüs tünele girince, okuduğu kitabın üstüne masada et döven kasapların gölgesi düştü, binlerce kez. Bir soluk gibi kesilen bileklerinden soğuk bir ürperti geçti. Annem olsa, “canım toplanıyor sanki,” derdi. Göğsünün üzerine ağırlık çöktü. Yalnız kendine benzeyen bir ağırlık; başka hiçbir kavramla tarif edilemeyen, hele öküzle hiç ama öksüzlükle veyahut köksüzlükle belki... Beş ayrı koldan bir tek yola bağlanılmaya çalışılan bir trafiğin ortasında buldu kendini. Yolunacak bir saçı olsun istedi. Dişlerini sıkmaktan ağrıyan çenesini hareket ettirmeyi denedi. Beceremedi. İçten içe, içine içine küfür etti.

Uyuyabilenler için gecenin bir hükmünün olmadığına hükmetti. Esaret nedir, sor; anlatsınlar uykusu bölünenler yahut hiç uyuyamayanlar. Çürüyen dişin yerine yenisi çıkmayınca, hayattan almamız gereken bazı dersler var.

Bir çuval gibi yatağa yığılmak istedi. Varmak istedi. Demek istediğim... "İstediğim şey beni anlaman mı, dinlenmen mi bilmiyorum. İstiyorum ki sen olasın kanepede. Sıcak gülüşün olsun; yanakların pembe pembe, gözlerin ışıl ışıl; ama bana bakıyorsun diye, yoksa başkası değil. Sonra ben, derimi soyar gibi, sıyırayım üstümdeki bezi. Onu bir atlas gibi masaya yatıralım ve gönlümüzce kesiverelim. Çiçekler ve yıldızlar iliştir dokunuşlarınla. Bakışlarınla da olur. İşle. Gergef mi işliyorsun, yoksa başka bir meziyet mi? Bildiğin ne varsa koma geri. Bana yaşadığımı hissettir; benim de bir yerlere kıyım olduğunu, benim denizimin de yüzülmeye değer, benim topraklarımın da ayak basılmaya, ekilip biçilmeye uğruna kan dökülmeye... Hayır! Bunu unut, aklından çıkar bunu. Elini kulağına götür, üç kere tahtaya vur. Vurma başını taşlara, dur. Yüzülmeye değer gördüğün, dilerim, derim değildir. Ben o uzun yolların, ben o sığ suların adamı değilim ama... Ah şu sevda sözlerinden bir kurtarabilsem yakamı, bilirim daldığım düşünceler düştüğüm kuyulardan derin değildir." demek istedi. 

Başını cama yasladı. Bedeninden ince titreşimler geçti. Kitabın kapağı aralı, güneş batmak üzere ve lambalar sönüktü. Pencereden bazı ışıklı pencereler geçti, bazıları karanlık… Şehirler, ağaçlar ve sokak lambaları... Göğsündeki sıkıntı bir uykusuzluk gibi büyüdü; kızıl damarlar halinde gözünün ak sularına yayıldı. Önce dağladı sonra dağıldı. Geçip gitti gitmesine ya; geçip gittiği şehirlerin geçip gittiğinden bir haberi var mıydı?

2 Aralık 2025 Salı

Cana cengini veren madde


Saymakla sayıklamak arasında devindim durdum.
Hangisi ümit, hangisi korku bilmeden üstelik
okuldan kaçtığım ilk ders gününden beri
zaman, diyorum efendiler, zaman…
O ileri, ben geri.

Biraz misket yarası, biraz kül ve harmanda saman sesleri.
Hayat sınarken ölümle beni
tırnaklarımla, dişlerim arasında kaldı bazı şeyler
okula kaçtığım o günden beri.

Hatırımda bir yerlerde hâlâ
bir cuma sabahı selâ verilirken
cismini yitiren gölgeler gibi
sallanır durur pencerede çocukluğum,
bir ileri bir geri.

Ne aradım bunca yıl ardına düştüğüm cümlelerin?
Sırtımda ne arar beni bir küfür yerine savuran şu rüzgâr seli?
Yetişsin gayrı yurduna tüm mülteci kelimelerin;
bir çağlayan kadar ağır ve bir tüy kadar seri.

Göçerken o şehirden
bir gün beni yeniden doğar belki diye
coğrafyadan çalıp
sırt çantama attığım o nehri…
Öğretmenim, bir resim çiz bana;
ben unuttum kaldığım yeri.